Alkol ve Uyuşturucu Madde Kullanım Bozukluklarının toplumsal karşılığı maalesef pek iç açıcı değil. Hastalığın yol açtığı toplumsal sorunlar, bu hastalığa sahip bireylerin toplum tarafından “zararlı” olarak damgalanıp izole edilmelerine neden oluyor. Bu durumun medikal alana yansıması ise demir parmaklıklı pencereler ve kilitli kapıların ardında yürütülmeye çalışılan “tedavi” çabasında karşılık buluyor.

Tedavi olmayı kabul etmeyen veya tedavi sürecini aksatarak toplumsal maliyetin artmasına neden olan kronik tıbbi hastalıkların durumuna bakacak olursak örneğin DM hastalarının yaklaşık yarısı tedavi almıyorlar veya önerilen tedaviye ayak uydurmuyorlar. Bu açıdan bakıldığında toplumsal maliyeti oldukça ağır olsa da alkol madde kullanım bozuklukları “diğer hastalıklar gibi” ele alınabilir gözüküyor. Bu sadece bu hasta grubuna yaşadıkları hastalık nedeniyle acımanın yansıması olarak yersiz bir şefkat gösterisi değil belki de bu hasta grubunun tedavi motivasyonunu arttırmanın bir yolu olarak düşünülmeli.

Kim, hastalığın temel güdüleyicilerinden biri olan suçluluk duygusunu tetikleyen hapishane koşullarında tedavi olmak ister ki? Henüz tedavi olmaya hazır olmayan farkındalık öncesi hasta grubunu böylesine koşullara mahkum ettiğimizde tedavi “başarımızın” kısa süreli olması çok da şaşırtıcı deği aslında.

Hastalarımızın tedavi motivasyonları arttırmak durumundayız. Bağımlılık hastalığına mevcut toplumsal ve tıbbi yaklaşım tedavi motivasyonunu arttırmak yerine baltalar niteliktedir. Bağımlılık hastalığı ile suç ilişkisini azaltabilirsek, bağımlılık hastalığını sürdürebilme çabasının dahi suç ile ilişkisini değiştirebilirsek tedavi motivasyonuna ciddi katkıda bulunabiliriz. HHhldksjg

Bu tıbbi yaklaşımın kökenlerini çok da uzaklarda aramaya gerek yok. Bağımlılığın iyileştirilemeyen bir hastalık ve bir kişilik bozukluğunun sonucu olarak ele alan sistematik yaklaşım terkedileli çok da uzun zaman geçmedi. Bağımlılık hastalığını tedavi etmenin ekseni de henüz maddelerin bağımlılık yapmasından kişilerin bağımlılık hastalığına yakalanmasına kaydı denilemez. Paradigmadaki geciken değişim tedavi alanında çalışanları kontrpiyede bırakırken, bu hastalığa toplumsal bakışın değişmesini de engelliyor. Toplumun bu iyileştirilemeyen bulaşıcı hastalığa dair duyduğu korku, hastalığa karşı tutumu karantinaya almak çabasının ötesine geçiremiyor.

Psikiyatrik hastalıkların tedavisindeki değişim nasıl Pinel’in psikiyatri hastalarının zincirlerini çözmesi ile başladı ise benzer bir devrime bağımlılık alanında da ihtiyacımız var. Bağımlılık hastalığına yakalanmış kişileri kilitli kapılar ve demir parmaklıklı pencerelerin ardından çıkarmamız gerekiyor. Bu hastalığın tedavisinde Pinel’in “insanca” yaklaşımını benimsemeliyiz. Bununla birlikte hastalarımızın tedavi kabul etmeme hakkını, tedaviden vazgeçme hakkını, tedavileri hakkında fikir yürütme hakkını da gözetmeliyiz. Tedavi seçeneklerimizi çoğaltmalıyız, hastalarımıza iyi gelecek tedavi ortamları yaratmalıyız.

Demir parmaklıkları ve kilitli kapıları kırmakla işe başlamalıyız belki de. Hastalarımız üzerindeki izolasyonu, damgalamayı tedavi kurumlarından başlayarak değiştirmeye çalışmalıyız. Ülkemizde bunu yapacak olanaklara ve birikime sahibiz.